Monday, December 22, 2008

ÜRETİCİNİN DE, YATIRIMCININ DA ZEYTİN HEYECANI BİTTİ

Seyfettin Battal
Hasat yayıncılık
22 Aralık 2008,Pazartesi



Yazarımız sevgili Eftal Düzyaman çok güzel röportajlar yapıyor. Hem kime neyi nasıl soracağını, hem de sorulara aldığı cevaplar içerisindeki önemli ifadeleri çarpıcı bir şekilde yansıtmayı çok iyi biliyor. Sizin de zevkle okuduğunuzu tahmin ettiğim bu röportajlarından ikisini bu yaz Dünyaca ünlü BASF firmasının üst düzey yöneticileri ile yapmıştı. Temmuz 2008 sayımızda yayınlanan ilk röportajda BASF’ın Orta ve Güneydoğu Avrupa Müdürü Dr. Christoph Wegner, “Gelecekte, ihtiyacından fazla tarımsal üretim yapan ülkeler çok güçlenecek” demişti. Bay Wegner’in tarımın gelecekte kazanacağı öneme vurgu yapan bu ifadesinin yanı sıra Türkiye ile ilgili tespitleri de çok isabetliydi. Ben yabancı hayranlığına çok kızarım. Ama Bay Wegner’in söylediklerini okuduğum zaman bizi, bizden daha iyi tanıyıp analiz etmesine hayret etmiştim.

Düzyaman’ın BASF yöneticileriyle yaptığı ikinci röportajı da Ağustos 2008 sayımızda yayınlanmıştı. Bu röportajda da BASF Türkiye Müdürü Leon van Mullekum, “Gelişmiş ülkelerde sorun çıkmaması için önlem alınır, Türkiye’de ise sorun çıkınca çare aranıyor” tespitinde bulunmuştu. Bunun ne kadar doğru bir tespit olduğunu siz de takdir edersiniz. Hatta biraz daha ileri giderek “sorunları çözmeye çalışırken yeni sorunlar ürettiğimizi” söylersek yanlış olmaz. Bunun son örneği de “zeytinle ilgili sorunları çözmeye” çalışırken icat ettiğimiz “Gemlik çeşidi sorunu”dur.

Nedir Gemlik Çeşidi Sorunu?

Türkiye, zeytinin ana vatanı olarak bilinen bölgede yer alan bir ülkedir. Bundan dolayı da zeytinin ülkemizde birçok çeşidi vardır. Ama bu değerli ürünün kıymetini bugüne kadar idrak edemediğimiz için; ne üretimini yeteri kadar geliştirebilmişiz, ne de bu çeşitleri ıslah edebilmişiz. Zeytin, Türkiye’nin Güneydoğusu ile Suriye’nin batısından Dünya’ya yayılmış, özellikle Akdeniz kuşağındaki ülkelerde yağlık ve sofralık birçok çeşidi ıslah edilmiş bir kültürdür. Zeytinin Dünya’da en fazla yetişme alanı Türkiye’de bulunmaktadır. Güney komşumuz Suriye sınırından başlayıp Akdeniz, Ege ve Marmara sahilleri boyunca uzanan binlerce kilometrekarelik coğrafyamızın yanı sıra Karadeniz bölgemizin en doğu ucu olan Artvin’in dağlarında bile yetişmektedir. Böyle olduğu halde, Dünya zeytin ve zeytinyağı ticaretinde, bizim zeytin yetişen bölgelerimizden daha az yüzölçümüne sahip ülkelerin bile gerisindeyiz. Hatta zeytin ağacı varlığımız bile bu ülkelerden az.

Ülkemizde geçmişte bu kültürün önemsendiği dönemler olmuş. Örneğin; Osmanlı İmparatorluğu döneminde, başta Ayvalık bölgesi olmak üzere çok sayıda kapama zeytin bahçeleri kurulmuş. Hatta bazı hayırseverler çok geniş zeytin bahçeleri tesis ederek bunları vakfetmişler. Bunların bir kısmı zaman içinde tahrip olmuş veya yağmalanmış, bir kısmı da günümüze kadar gelmiştir. Günümüze kadar gelenleri şimdi Vakıflar Genel Müdürlüğü işletmektedir. Öte yandan Cumhuriyetin ilk yıllarında da “zeytine özel bir kanun” çıkartılarak (Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun, 29.01.1939) hem zeytinle ilgili ıslah çalışmalarının başlatılması, hem de yabani çeşitlerin aşılanarak kültüre alınması amaçlanmıştır. Ama birçok kanun gibi bu da sadece kâğıt üzerinde kaldığı için ne doğru dürüst ıslah çalışması yapılmış, ne de hüdaî nabit zeytin ormanlarından yararlanılabilmiştir.

2003 yılındaki bir Çukurova gezim sırasında Yumurtalık – Misis arasındaki dağlarda yabani zeytin ağaçlarını görünce, bu değerli kültürün bugüne kadar Çukurova’da yaygınlaşmamış olmasının büyük bir kayıp olduğunu yazmıştım.

Son yıllarda bir yandan bizim yayınlarımızın, bir yandan da bazı sivil toplum örgütlerinin yönlendirmesiyle meyveciliğin yanı sıra zeytine de ciddi bir yöneliş oldu. Kırsal kesimde yaşayan birçok kimse zeytin bahçeleri kurmaya başladı. Hatta bazı müteşebbisler zeytine ciddi yatırımlar bile yaptılar. Ege ve Marmara bölgelerinde olduğu gibi Çukurova’da da zeytine ciddi bir yöneliş oldu. Bu gelişmelerin yaşandığı sıralarda 2005 yılında hükümet sertifikalı tohumluk ve fidan kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla bir destek icat etti. Bu, hem meyveciliğimizin gelişmesine, hem de modası geçmiş çeşitlerden oluşan eski bahçelerinin yenilenmesine katkı sağlayan olumlu bir karardı. Bir yıl sonra bu destek kapsamına zeytin de alındı ve dekara 250 YTL’ye varan fidan destekleri verilmeye başlandı. Bu destekler zeytine yönelişi daha da hızlandırdı. Özellikle Çukurova’da çok geniş alanlara zeytin dikilmeye başlandı. Dikilen çeşitlerin büyük bölümünü de “Gemlik” oluşturuyordu.

Dünya’da yaklaşık 2000 çeşit zeytin olduğu söyleniyor. “Gemlik” de bunlardan biri ve bizim en favori siyah salamuralık çeşidimizdir. Adından da anlaşılacağı gibi orijini Bursa’nın Gemlik ilçesidir. Ama yıllardan beri Bursa’nın yanı sıra Tekirdağ, Kocaeli, Kastamonu, Zonguldak, Sinop, Samsun Trabzon, Balıkesir, İzmir, Manisa, Aydın, Mersin, Adana, Antalya ve Adıyaman illerini içine alan geniş bir coğrafyada yetiştirilmektedir (Hasad Yayıncılık, Zeytin Yetiştiriciliği, 2003-2008). Ancak, Bursa’nın dışındaki bölgelerin hiçbirisinde orijinal Gemlik kalitesini elde etmek mümkün olmamıştır. Zira Bölge dışındaki Gemliklerde kabuk kalınlaşıyor, çekirdek daha iri oluyor. Böyle olunca da siyah salamuralık kalitesi düşüyor. O yüzden diğer bölgelerde yetiştirilen Gemlikler genellikle yeşil salamura yapılıyor. Bunların başında da Manisa’nın Akhisar ilçesi geliyor. Türkiye’de tüketilen yeşil salamura zeytinin yarıdan fazlasını bu ilçemiz yetiştiriyor ve bunun büyük bölümünü de Gemlik çeşidi oluşturuyor.

Geçtiğimiz yıl ne olduysa birden bire Gemlik çeşidinin Bursa’nın dışına dikilmesinin aleyhinde bir kampanya başlatıldı. Bilen de, bilmeyen de bu kampanyaya dahil oldu ve “Gemlik dikmenin intihar etmek anlamına geldiğini” yazandan tutun da “Vatana ihanet olduğunu” söyleyenlere kadar birçok kimse müthiş bir Gemlik aleyhtarı kesildi. Bu yıl tüm meyve kültürlerindeki sertifikalı fidan desteğini yarı yarıya azaltan Tarım Bakanlığı, Gemlik çeşidinin dışındaki zeytin fidanları için 100 YTL/da destekleme vereceğini açıklarken, Gemlik çeşidinin desteğini 40 YTL/da’a düşürdü. Şimdi Bakanlığın bu kararında Bursa lobisi mi, yağlık zeytin çeşitlerinin dikimini yaygınlaştırma politikası mı etkili oldu bilemiyorum, ama yapılan doğru ise bu çok geç kalmış bir uygulama. Çünkü Gemlik çeşidi yıllardan beri Türkiye’nin hemen her tarafına dikiliyordu.

“Bursa’nın dışına Gemlik dikmek doğru mu yanlış mı?” Bu tartışmaya girmek istemiyorum. Çünkü bir fikrin doğruluğunu da, yanlışlığını da savunmak için kullanılacak argümanlar her zaman vardır. Ancak, bunlar bilimin süzgecinden geçirilerek, ülke menfaatlerini dikkate alan bir yaklaşımla değerlendirilirse, bir anlam kazanır.

Şimdi;

Bursa’nın dışına Gemlik dikilmesine karşı olanlar diyor ki; “Gemlik sofralık bir çeşittir. Sofralık amacıyla üretildiği zaman en iyi Bursa şartlarında yetişiyor. Bursa dışında yetişen Gemliklerin sofralık kalitesi çok düşük oluyor. Gemlik yağlık bir çeşit değil, çünkü asiti yüksek, bu yüzden de yağ kalitesi düşük.” Bursa dışına Gemlik dikilmesini savunanlar da diyor ki; “Gemlik çeşidinde, yağ oranı %29.98’dir. Oysa, yağlık olarak bilinen Ayvalık zeytin çeşidinde yağ oranı, %24.72 olarak tespit edilmiştir. Gemlik çeşidinin Anadolu’da iki bin yıllık geçmişi olup, asgarî otuz ilimizde üretilmektedir. Budamaya en iyi tepki veren ve kolay taç oluşturabilen bir çeşittir. Ülkemizde, en iyi sofralık çeşit olarak bilinmesine rağmen uzun yıllardır, aynı zamanda yağlık olarak da değerlendirilen ve Avrupa’da çok iyi tanınan bir yerli çeşittir.” Bunların hepsi de doğru. Gelelim diğer doğrulara ve yanlışlara.

Dünya’da iki bine yakın zeytin çeşidi olduğunu söylemiştik. Hasad Yayıncılık Ltd. Şti.’nin “Zeytin Yetiştiriciliği” isimli kitabında 28 tane standart yerli zeytin çeşidimiz özellikleriyle birlikte sıralanıyor. Bunların dışında da çok sayıda yerel çeşit var. Ülkemiz zeytinin anavatanı olan bölgede yer aldığı için bunlar, muhtemel ki Dünya’daki diğer çeşitlerin de gen kaynağı. Bu 28 çeşidin bir kısmı sofralık, bir kısım da yağlık. Ancak, bunların içerisinde yağlık olarak Ayvalık, sofralık olarak da Gemlik öne çıkmış bulunuyor. Şüphesiz ki, her bölge için en uygun çeşit o bölgenin yerel çeşididir. Ama, biz maalesef bu çeşitleri ne verim bakımından, ne de ürün kalitesi bakımından geliştirmemişiz. Elin oğlu bizim ülkemizden götürdüğü bu çeşitlerin yağlık olanlarının yağ, sofralık olanlarının sofralık kalitesini ve verimlerini yükseltmiş. Biz ne yapmışız, sadece 28 tanesini seçmiş ve bunlar standart demişiz. Peki işin verim ve kalite boyutu ne? Maalesef o konuda, ortada elle tutulur ciddi bir çalışma yoktur.

Dünyada 2000 çeşit zeytinden söz ediliyor. Ama, bizim ülkemizde salamura zeytin denilince aklımıza Gemlik, zeytinyağı denilince de Ayvalık çeşidi geliyor. Türkiye’de Güneydoğu Anadolu Bölgemizden başlayıp bütün sahillerimiz boyunca uzanan ekolojisi birbirinden farklı binlerce kilometrelik bir zeytin kuşağı var. Zeytin konusunda çalışan tek araştırma enstitüsü kurulmuş o da Ege Bölgesi’nde. Bu bölge, ne Marmara Bölgesi’nin, ne Karadeniz Belgesi’nin, hatta ne Akdeniz, ne Çukurova ve ne de Güneydoğu Anadolu bölgelerinin ekolojisini temsil etmiyor. Bu konuya tekrar dönmek üzere son yıllarda zeytine yönelişte neden Gemlik çeşidinin tercih edildiğini söyleyelim. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi Gemlik çeşidinin fidan üretiminin kolay olması, ikincisi ülkemizdeki diğer, özellikle yağlık, çeşitlere göre veriminin yüksekliği ve iyi bakım şartlarında periyodisite göstermemesidir.

Uzmanların söylediğine göre, Gemlik çeşidi ile fidan üretiminde çeliklerin köklenme oranı %100’e yakınmış. Bu oran başta Ayvalık çeşidi olmak üzere yağlık çeşitlerde %15-20 arasındaymış. Bu yüzden fidancılar, Gemlik çeşidinin fidanını üretmeyi tercih ediyorlar. Onlar bunun fidanını yetiştirince, üretici ve yatırımcı da mecburen bunu dikmek zorunda kalıyor.

Sektördeki ilgililerle yaptığım görüşmelerden edindiğim bilgiye göre, son yıllarda Türkiye’de üretilen zeytin fidanlarının %90 gibi büyük bölümünü çeliğinin kolay köklenmesinden dolayı Gemlik çeşidi oluşturuyormuş.

Ben şunu anlayamadım. Sorun köklenmede ise, bu sorun aşılama tekniği ile aşılamıyor mu? Araştırma kuruluşlarımız ve fidan üreticilerimiz bunu şimdiye kadar acaba niye denememişler? Denemişlerse sonuç nedir? Hakikatten aşılması zor bir sorun mu var, yoksa kolaycılığa mı kaçılıyor?

Bana anlatılanlardan anladığım kadarıyla Gemlik çeşidinin tercih edilmesindeki ikinci neden verim konusu. Her bölgeye kolayca adapte olduğu söylenen Gemlik çeşidinin verimliliğinin bölgelere göre değiştiği, en yüksek notaya ise Çukurova bölgesinde ulaştığı ifade ediliyor.

Hadi bunu da geçerli bir neden olarak kabul edelim. Ama, yurt dışındaki diğer çeşitlere ne demeli? Eğer bunlar o ülkelerin yerli çeşitleri ise Zeytinin ana vatanı; Suriye’nin batısı, Anadolu’nun Güneydoğusu ve Anamur üçgeni şeklindeki görüşe ne diyeceğiz? Zeytinin ana vatanı bahsedilen bu üçgense -ki bu konuda genel bir mutabakat var - Anadolu’dan İspanya’ya, İtalya’ya hatta Tunus’a giden zeytin çeşitleri ya oraların ekolojisini daha çok sevdiler, ya da oralardaki bilim adamları ve yetiştiriciler zeytinin üzerinde bizden daha çok çalışıyorlar.

Doğu Akdeniz Zeytin Birliği

Geçen ay Adana Tarım Fuarı’ndaydım. Doğu Akdeniz Zeytin Birliği (DAZB) Başkanı Sayın Dr. Mehmet Güler ile uzun uzun zeytini konuştuk. Sayın Güler’in de bazı görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ancak, ondan önce, Doğu Akdeniz Zeytin Birliği hakkında kısa bir bilgi vermek yararlı olacak. Zira bu birlik 2004 yılında çıkartılan Tarımsal Üretici Birlikleri Kanunu gereğince kurulan bir birlik değil. Mahalli İdareler Kanunu’ndan yola çıkılarak kurulmuş. Öte yandan bu birlik ne geçmiş yıllarda kurulan Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri gibi Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na, ne de son yıllarda kurulan Tarımsal Üretici Birlikleri gibi Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı değil. İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan Birliğin merkezi Adana’da. Mersin, Osmaniye, Hatay, Kahramanmaraş, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa ve Adıyaman illerinde de temsilcilikleri olan Birliğin toplam 600 üyesi var.

Şu Türkiye ne enteresan bir ülke değil mi?

Tarımla ilgili birliklerin bir kısmı Sanayi ve Ticaret, Bir kısmı Tarım ve Köyişleri, bir kısmı da İçişleri Bakanlığı’na bağlı. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na bağlı olanlar ürün alıp satıyor. Ama ihracat yapamıyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı olanlar için kanunda ve tüzüklerinde birçok görevler sıralanmış, ama hiçbirisi şu anda hiçbir iş yapamıyor. İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan Doğu Akdeniz Zeytin Birliği ise Başkanı Dr. Mehmet Güler’in verdiği bilgiye göre, tüzel kişiliğe haiz. KDV’den muaf. Üyeleri için girdi üretip satabiliyor. Örneğin; zeytin fidanı üretiyor. Yıllık kapasitesi 650 bin. Bu fidanlarla kapama zeytin bahçesi kuruyor. Danışmanlık hizmeti veriyor. Zeytinciliğe yatırım yapacak olanlara yardımcı oluyor. Üyelerinin ortak olacağı bir zeytinyağı fabrikası kurmayı hedefliyor.

Bir de Türkiye’de tarımla uğraşanların doğru dürüst örgütleri yok deniyor. Hâlbuki ne kadar tarımsal üretici örgütü varmış. İçişleri, Sanayi ve Ticaret Bakanlıkları ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne bağlı olanlar yetmemiş gibi 2004 yılında çıkartılan Tarımsal Üretici Birlikleri Kanunu ile yüzlercesi de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kuruldu ve kurulmaya da devam ediyor. Daha çıktığı gün mevta olan bu kanun birçok il ve ilçede tabela birlikleri doğurmaktan öte bir işe yaramadı.

Madem, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Kanunu böyle bir birlikler kurmaya cevaz veriyordu da, 2004’teki kanun acaba niye çıkartıldı? Ne dersiniz, yoksa biz kanunları bilmeyenler tarafından mı yönetiliyoruz? Ya da kanunları çıkartıp çıkartıp raflarda mı unutuyoruz?

Bir yanda koca Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, öbür yanda koca Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, beri yanda valileri, kaymakamları ve belediye başkanları ile devasa İçişleri Bakanlığı varken bir zeytini bile yönetemiyorsak, bizim ya yönetme, ya da kanun çıkartma zaafımız var demektir.

Neyse şimdi tekrar Doğu Akdeniz Zeytin Birliği’ne dönelim.

Bölgesel Zeytincilik Araştırma Enstitüleri Kurulmalı

Birlik Başkanı Sayın Dr. Mehmet Güler, bu yıla kadar Gemlik çeşidinin her yerde dikilmesinin ısrarlı savunucularındandı. Hatta bununla ilgili olarak 12 sayfalık bir rapor hazırlayıp Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na da sunmuşlardı. Ama, Bakanlığın bu çeşide verilen fidan desteği miktarını 40 YTL/da’a düşürerek adeta destekleme kapsamından çıkarmasına mâni olamadı.

Güler; “Bana göre bu tür kararlar alınmadan önce sorunların iyi tespit edilmesi lazım” diyor ve şöyle devam ediyor: “Zeytinin hangi çeşidi, nerede iyi verim veriyorsa orada yetiştirilmeli. Türkiye’de zeytin tarımı çok geniş bir coğrafyada yapılıyor. Ama, zeytinle ilgili bir tane araştırma Enstitüsü var. O da İzmir’de. İzmir’e yaklaşık 1000 km mesafedeki Mersin’in Mut ilçesindeki zeytin ağacı sayısı 8 milyon. Adana’daki ağaç sayısı 2 milyon 700 bini geçti. Bölgemizdeki birçok ilde zeytine büyük ilgi var. Aynı ilgi diğer bölgelerde de devam ediyor. Bölgeye hangi çeşidin uygun olduğunu biz kime soracağız? Bu sorumuza bizden 1000 km uzaklıktaki üstelik de ekolojisi bölgemizden kısmen farklı olan İzmir Zeytincilik Araştırma Enstitüsü ne kadar sağlıklı cevap verebilir? Onun için diyorum ki birisi Doğu Akdeniz Bölgesi’nde, diğeri de Marmara Bölgesi’nde olmak üzere iki yeni zeytincilik araştırma enstitüsü daha kurulmalı. Bu arada bir de Zeytincilik Yüksek Okulu’na şiddetle ihtiyaç var. Biz birliği kurduğumuz zaman gördük ki, vatandaş ne zeytinin yetiştiriciliğini, ne de işlenmesini biliyor. Vatandaşı bir yandan zeytin yetiştiriciliği konusunda bilgilendiriyoruz, bir yandan da ürettiği zeytini işleyecek bir fabrikayı kurmaya çalışıyoruz. Zeytinin işlenmesi için stok ünitelerine ihtiyaç var. 5-10 bin tonluk depolar yapılması gerekiyor.”

Sayın Güler’in söylediklerine ben de aynen katılıyorum. Çünkü, aklın yolu bir. Ama nedense biz millet olarak aklın bir olan yolunda bir türlü buluşamıyoruz. Herkes kendine bir yol tutturup gidiyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, “Türkiye’nin sofralık zeytin üretiminin yeterli olduğu, bundan sonra kurulacak bahçelerin yağlık çeşitlerle tesis edilmesi gerektiği” hükmüne nasıl vardı bilmiyorum. Ama bundan 30 yıl önce zeytin Türkiye’deki en ucuz gıdalardan birisiydi. Şimdi ise en pahalı gıdalar arasında. Neden? Çünkü, 30 yıl önce nüfusumuz 30-35 milyondu. Şimdi 70 milyon oldu. Ama zeytin ağacı sayımız da, zeytin üretimiz de nüfusumuzla orantılı artmadı. Hâl böyle iken siz Türkiye’nin sofralık zeytin üretimi yeterli diyorsanız bu demek ki siz hesap bilmiyorsunuz.

Vatandaşa Zeytin Diye Tuz Yediriliyor

Bir de işin sağlık boyutu var. Kimse onu masaya yatırmıyor. Türkiye’de hâlâ 100 yıl önceki tekniklerle zeytin salamurası yapılıyor. Türk insanına zeytin yerine âdeta tuz yediriliyor. Avrupa Birliği ülkelerinde salamura zeytinde tuz oranı %5-8. Bizde %18-25. Avrupalı %5-8 tuzla zeytin saklıyor da, bizdeki kuruluşlar niye saklıyamıyor? Tekniğin ve teknolojinin bu kadar geliştiği bir devirde Türkiye neden hâlâ ilkel yöntemlerle zeytin salamurası yapıyor?

Türkiye’de oturdukları koltuklara yapışanlar başlarını kaldırıp dünyaya bakmıyorlar ama, “Daha fazla sofralık zeytin üretmeyelim” diyorlar. Niye? Çünkü, bu kadar tuz ihtiva eden zeytini Türk halkından başkasına satmaları mümkün değil.

Sayın Güler diyor ki; “Vatandaş zeytin yetiştirmesini bilmiyor”. Çok doğru bir tespit. Vatandaş bilmiyor da, zeytin konusunda ahkâm kesenler biliyor mu? Eğer bilen varsa çıksın ortaya ben de tanıyayım. Onu kamuoyu takdir etsin.

Zeytin Kitabı Yazacak Bir Uzman Bulamadık

Gelen yoğun talepler üzerine 2000 yılında bir zeytin kitabı basma kararı almıştık. Yazdıracak bir Allah’ın kulunu bulamadık. En sonunda ABD’den, İtalya’dan ve İspanya’dan kitaplar getirdik ve bunlardan yaptığımız derlemelerle şu anda Türkiye’deki zeytin yetiştiricilerinin kullandığı kitabı ortaya çıkardık. Bu kitabın yazarı ya da yazarları yok. Neden? Çünkü, derleme. Türkiye, Dünya’da zeytinin yetiştiği en geniş coğrafyaya sahip ülke. Yirmiden fazla Ziraat Fakültesi, bir o kadar da Tarımsal Araştırma Enstitüsü var. Ama, biz zeytin kitabı yazdıracak bir uzman bulamadık. Bu bizim aciziyetimiz mi, bilimsel kuruluşlarda çalışanların ilgisiz ve yetersizliği mi?

Zeytin üç semavi dinin de kutsal kitaplarında yer alan değerli bir gıdadır. Meyvesi iştahla yenir. Yağı ise hem lezzetli hem de çok kalitelidir. İnsan sağlığına ondan daha yararlı bir yağ yoktur. Ölümsüz denebilecek kadar uzun yaşayan ağacı, kendisine uygun ekolojide yer alan taban arazide de, taşın başında da yetişiyor. Türkiye coğrafyasının önemli bir bölümü de zeytinin yetişmesine uygun ekolojiye sahip. Ama, Türkiye bu kutsal ağacın yetiştiği ender ülkeler arasında potansiyeline göre, en az zeytin yağı üreten ve tüketen ülkedir. Ne acı bir gerçek değil mi?

Bir acı gerçek daha var. O da Türkiye’nin bitkisel yağ ihtiyacının yarıdan fazlasını yaklaşık 2 milyar dolar ödeyerek dışarıdan sağlamasıdır. Hani petrolümüz yok. Bunu dışarıdan almamız normal. Peki, biz niye bitkisel yağ ithal ediyoruz? Söyleyeyim. Biz bir zeytini bile yönetemiyoruz da ondan. Ege ve Akdeniz Bölgesi’nde zeytin dikeceğimiz alanların hepsini turistik tesis adı altında beton yığını yaptık. Kalan az miktardaki yere de vatandaş zeytin dikmek istiyor ama, olmadık engellerle karşılaşıyor.

Sertifikalı Tohum ve Fidan Desteği, Tarım Bakanlığı’nın son yıllardaki en olumlu icraatlarından birisiydi. Ama, onu da kırpa kırpa kuşa çevirdiler. Geçen yıl sertifikalı zeytin fidanı desteği dekara 200-250 YTL idi. Bu yıl 100-40 YTL’ye düşürüldü. Bu kesintiyi niye yaptınız, dağ taş zeytin mi oldu da, artık çok fazla dikilmesin diye böyle bir karar aldınız? Tamam diyelim ki kendinize göre haklı gerekçeyle Gemlik çeşidinin dikilmesini istemediğiniz için onun desteğini düşürdünüz. Diğer çeşitlerin desteğini niye aşağı çektiniz? Sonra adalet mi bu, geçen yıl bahçe kurana 200 YTL verdiniz, bu yıl kuracak olana 100 YTL veriyorsunuz. Öte yandan bir de işin fidancı boyutu var. Adam Devletin böyle bir politikası var diye yatırım yapmış fidan üretmiş. Ne yapacak o adam şimdi bu fidanları. Ha kendi mantığınıza göre, “Kardeşim bize güvenmeseydi” diyebilirsiniz. Ama, vatandaşın güvendiği siz değil Devlet’tir. Makamı ve mevkii ne olursa olsun hiç kimse vatandaşın Devlete olan güvenini sarsmamalı.

Ayrıca nedir bu her yıl yeni bir fidan destekleme fiyatı açıklamak. Buğday mı ekiyorsun, patates mi dikiyorsun ki, olmadı bu yıl ayçiçeği ekeyim ya da soğan dikeyim diyeceksin. Bahçe kuruyorsun. Bu bir yıllık iki yıllık bir yatırım değil. Meyvecilikle ilgili destekleme politikalarının en az 5 yıllık bir planlaması olmalı ve denmeli ki “Beş yıl süreyle zeytin dikene şu kadar, elma bahçesi kurana bu kadar fidan desteği vereceğim.” Fidancısı da, üreticisi de planını programını ona göre yapar. Türkiye’de ne kadar zeytin fidanı dikilmesini hedefliyorsanız o hedefe ulaşana kadar bu destekleme programını uygularsınız. Birinci beş yılda hedefinize ulaşamadınız mı, bu defa ikinci bir beş yıllık plan yaparsınız.

Bakın, Türkiye’nin bitkisel yağ açığı her yıl çığ gibi büyüyor. 2000 yılında açık 500 bin ton civarındaydı. Bugün 1 milyon 200 bin tona ulaştı. Bunun ithalat faturası 1,7 milyar dolar. Bırakın vatandaş zeytin diksin. Hem halkımız, ithal edildiği için ne olduğu bilinmeyen pamuk ve palm yağı yerine zeytinyağı gibi kalitesi ve yararları tartışılmayan bir yağ yer, hem de dışarıya daha az dövizimiz gider.

Ülke yönetimi istikrar isteyen uzun soluklu bir iştir. Bunun bir diğer söyleniş şekli de Devlette devamlılık esastır. Akşam başka bir fikirle yatıp, sabah başka bir fikirle kalkarak bırakın ülkeyi zeytini bile yönetemezsiniz.

Bugünkü hükümet bir takım kararları neye göre alıyor anlamak mümkün değil. Örneğin; 2006 yılı ürünü mısır için 67 YKr. prim açıklamışlardı, 2007 yılı ürününde bunu 2 YKr’a düşürdüler. 67 YKr nere 2 YKr nere? 2008’de 2 YKr’u 4 YKr’a çıkardılar. 2007 yılında sertifikalı zeytin fidanı desteği 250 YTL, 2008’de 100 YTL. Tamam %5-10’luk iniş ve çıkışları anlamak mümkün de, 67-2-4, 250-100 rakamları arasındaki iniş ve çıkışlar hangi politikaya göre belirleniyor? Allah aşkına bir açıklayın da biz de bu ülkenin nasıl yönetildiğini anlayalım.

Şimdi Tarım Bakanı’na sormak istiyorum; siz çiftçi olsaydınız, 67-2-4 rakamlarına bakarak mısır ekmeye, 250-100 rakamlarına bakarak zeytin dikmeye hangi mantıkla karar verebilirdiniz? Türkiye’de rakamlar arasında böyle bir uçurum enflasyonun yüzde yüzlere ulaştığı yıllarda bile olmamıştı. Bu rakamların bir tek izahı var, doğrusu onu da söylemek istemiyorum. Zeytini Araştırmak TBMM’nin İşi mi? Geçtiğimiz yıllarda TBMM’de bir “Zeytin Araştırma Komisyonu” kurulmuştu. Bu komisyondan bir görevli beni de aramış ve “Seyfettin bey, sizin Zeytin Yetiştiriciliği isimli bir kitabınız varmış. Bundan komisyon üyelerine birer tane verilmek üzere 22 tane ücretsiz göndermenizi rica ediyoruz” demişti. Görevliye cevabım biraz sert olmuştu. Tamam bir tane, iki tane ücretsiz istenir, gönderilir anladım da, bu 22 tane nasıl ücretsiz oluyor. Sonra kitap adından da anlaşılacağı gibi zeytinin yetiştiriciliğini konu alıyor. Yani zeytin; nasıl dikilir, nasıl budanır, nasıl sulanır, nasıl gübrelenir. Meclis Araştırma Komisyonu acaba bu bilgileri ne yapacaktı, TBMM’nin bahçesine zeytin mi dikeceklerdi?

Bunu yapmadıklarını biliyorum. Çünkü, medyaya böyle bir haber yansımadı. Zaten dikmiş olsalardı da tutmazdı. Zira, Ankara’da zeytin yetişmez. Ama neyi araştırıp, ne sonuca vardıklarını doğrusu bilemiyorum. Çünkü o komisyon toplanıncaya ve raporunu yayınlayıncaya kadar zeytindeki gelişmeler çok iyi gidiyordu. Üreticilerde de, bazı müteşebbislerde de zeytin dikmek için müthiş bir heyecan vardı. Şimdi bakıyorum da ne üreticide, ne de müteşebbiste o heyecandan eser kalmamış. Kısacası adam gibi bir politika oluşturamadığımız için üreticinin de, yatırımcının da zeytin heyecanı bitti.

Yüzlerce kültür bitkisinden biri olan zeytinle ilgili izlenecek stratejiyi, yapılması gerekenleri de TBMM belirleyecekse, Tarım Bakanlığı ve benzeri kuruluşlar daha niye var anlamak mümkün değil.

Bir ülke düşünün ki; Tarım Bakanlığı ile Araştırma Kuruluşları ile Üniversiteleriyle, sivil toplum örgütleriyle, üreticileriyle bir zeytini yönetemiyor da “Meclis Araştırma Komisyonu” kuruyorsa vay haline…


Meclis Araştırma Komisyonları, bilinmeyen doğruları ve gerçekleri bulmak ve ortaya çıkartmak için kurulur. Zeytin konusunda acaba bilinmeyen neydi de “Meclis Araştırma Komisyonu” kuruldu. Örneğin zeytinin; çok değerli bir gıda olduğundan, yağının en değerli yağ olduğundan, Türkiye’nin bitkisel yağ açığının kapatılmasına büyük katkısı olacağından, üretici için gelir, ülke için döviz kaynağı olduğundan, Türkiye coğrafyasının büyük bölümünde yetiştiğinden, üreticilerin ve ülke ekonomisinin yararları gereği üretiminin teşvik edilip desteklenmesi gerektiğinden şüphe mi vardı da böyle bir araştırma komisyonu kuruldu?

Bizim işlerimiz böyledir...

Kanunlar çıkartır raflarda unutur, sonra yenisini yaparız. Komisyonlar kurar raporlar hazırlatırız ama, yetkililerimiz onların kapağını bile açmazlar.

No comments: